47.yıl
“karanlıktan aydınlığa...”
 
Ahmed Davudoğlu

Talebesi Şevket Gürel’in Kaleminden

Ahmed Davudoğlu Hoca Efendi

 

Ahmet Davudoğlu 1912 yılında Bulgaristan’ın Deliorman bölgesindeki Şumnu vilâyetine bağlı Kalaycı köyünde doğdu. 7 Nisan 1983 senesinde İstanbul’da Gaziosmanpaşa’da vefât etti. Cenâze namazını talebesi İstanbul Müftüsü Selahaddin Kaya kıldırmıştır. Mübârek kabirleri Eyüb Sultân Mezarlığı’nda olup Kaşgarî Mürtezâ Cami’sini biraz geçince sağ tarafta kalır.

Ahmed Davudoğlu fakir bir çiftçi ailesine mensubdu, babası Davud Hasan, hırçın ve yaramaz bir çocuk olan Davudoğlu’nu bir hocaya okutmak için götürdüklerinde, Hoca Efendi kendilerine: “Bu çocuğu öteye beriye okutmaya götürmeyin, onda okunacak bir şey yok, o Allah’a ibâdet ediyor. İnşâallah büyüdüğü zaman âlim olacak” demiştir.

1924 yılında ilk mektebini köyünde bitirdi, önce okumayı sevmezdi. Hep pehlivân olmak istiyordu. Ekizce kasabasında Rüşdiye mektebini bitirdikten sonra babasının zoru ile Şumnu vilâyetinde “Nüvvâb”a (İmâm Hatîb okullarına denk bir okul) girdi.

Şumnu Kasabası’na yakın köylerin birinde güreşli bir düğüne gitti. O gün, ilk güreşine çıktığı gibi sırtı yere geldi. Büyük bir hezimete uğradı. Bu şekilde güreşten çâr naçan vazgeçti.

Her zaman söylediği lâf şudur: “Bu dünyaya misli görülmedik iki büyük güreş şampiyonu gelmiştir. Biri ‘Koca Yusuf’  biri de ‘Ben!’ Yalnız Koca Yusuf merhûm hiç yenilmemiştir. Ben hiç yenemedim. Farkımız bundan ibarettir!”

Koca Yusuf’u çok severdi “Onun kuvveti dillere destân olmuştu. Onun dünyada gelmiş geçmiş bütün insanlar içinde en kuvvetli olduğu bütün dünyaca itirâf edilmiştir. Avrupalılara Türk gibi kuvvetli sözünü darb-ı mesel yaptırdı. Türk pehlivanlarının başında Koca Yusuf vardır” derdi. Koca Yusuf ile Deli İsmail Pehlivanın güreşini ağlayarak anlatırdı.

 Güreşi çok sevmesinden olacak ki kendisin her sene Edirne’de yapılmakta olan geleneksel Kırkpınar güreşlerine hakem heyetine davet ederlerdi.

Nüvvâb’da okurken talebeliği zamanında Deliorman köylerinde Ramazan ayında imâmlık ve vâizlik yapardı. “Nüvvâb”ı pekiyi derece ile bitirince, okul idâresi, “Evkâf-ı İslâmiye” hesâbına üç arkadaşı ile birlikte Mısır’a Ezher Üniversitesi’ne göndermeye karar verdi. Mısır Kahire’de okurken talebeliği esnâsında Hacca gitmekte nasîb oldu.

1942 senesinde Kahire’de Ezher Üniversitesi’nde İslâm Hukûku demek olan “Külliyetü’ş-Şer’ia” fakültesini bitirdi. Mezun olduktan sonra Şumnu’da ki Nüvvâb okuluna öğretmen tayin edildi.

1944 senesi Rus orduları Bulgaristan’a girince rejim değişti. Birçok beklenmedik olaylar oldu. Ahmed Davudoğlu bu karışılık zamanında Nüvvab okulu müdürü idi. İki sene bu görevde kaldı.

Bir sabah erkenden evine sivil bir Bulgar polisi geldi. Evini iyice aradıktan sonra Şumnu tren istasyonuna götürdü. Oradan da Sofya’ya götürdüler. Divân-ı Harb’de sorguladılar. Türkiye lehine casûslukla suçladılar pek çok işkenceler yaptılar, elektrikli sandalyeye oturttular. İşkenceden sonra Rositsa kampına sürgün gönderildi.

1945 senesi Rositsa sürgün kampından kurtuldu. Tekrar eski görevi olan öğretmenliğe başladı fakat devamlı takibde idi.

1949 senesi pasaportunu çıkartıp vize aldıktan sonra Anavatanı Türkiye’ye geldiğinde, hayatının en mutlu gününü yaşıyordu.

Serbest göçmen olarak geldi. İstanbul’da birçok yere iş için mürâcaat etti. Mezarlıklar Müdürlüğü’ne belediye imâmlığı içinde mürâcaatta bulundu fakat “kadromuzda iş yoktur” diye cevâb aldı. Vakıflara bağlı Yedikule Küçük Efendi Cami’sine imâm tayin olundu. Çok geçmeden Diyânet İşleri Başkanlığı’na gezici vâiz ünvânıyla memûr tayin edildi.

Daha sonra müftü olarak Orhangazi’ye tayin olundu. Burada kendisine bir arsa ile bir dönüm arazi verildi. Her nedense sonra elinden geri alındı.

1952 senesinde Fatih ve Süleymaniye Kütüphanelerinde çalıştı. Orada İstanbul İmâm Hatîb okuluna müdür olarak tayin oldu.

1959 senesinde İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsüne Müdür yardımcısı, sonra müdür oldu.

1971 senesinde emekli oldu.

1966 senesinde Diyanet Başkanlığı, Konya’da vilâyet müftülerine onbeş günlük bir seminer düzenlendi. “Fetva” konusunda konuşmak üzere Ahmed Davudoğlu Hoca Efendi’yi davet ettiler. Davete icâbet ederek müftülerin kendisine olan suâllerine cevâb vermeye başladı.

Söz nikâh meselesine geldi. Dînî nikâh mevzûsuna temâs ederek, belediye nikâhından sonra dînî nikâhın yapılması lâzım geldiğini ve bunun aslâ ihmâl edilmemesi gerektiğini söylemesinin üzerinden laiklik ilkesini ihlâl ettiği için hakkında davâ açıldı. Bu davâda bir yıl ağır hapis ve dört ay Kırşehir’de nezâret altında bulundurulmasına karar verildi.

Bir sabah iki sivil polis evinden alarak Sultanahmet’te ki cezaevine, oradan elleri kelepçeli bir şekilde yürütülerek vapura oradan da Üsküdar Toptaşı Cezaevi’ne götürüldü. Polislere: “Kelepçe vurmayın hastayım, kaçmam, dedim dinlemediler. Bu ân hayatımda en üzüldüğüm ândır” derdi.

Hapis ve sürgün hayatı da bittikten sonra kendini tamamen ilmî hayatına verdi.

Önce 4 ciltlik “Selâmet Yolları”,

1977 yılında 12 ciltlik” Sahîh-i Müslim Tercemesi”,

1979 senesinde “Ölüm Daha Güzeldi”,

1980 senesinde “Din Tahripçileri”,

1981 senesinde “Kur’ân-ı Kerîm ve İzâhlı Meâli”,

1982 senesinde “İbn-i Âbidîn Tercemesi” adlı eserleri Türk Kültür hayatına kazandırdı. Bu güzel eserleri yayına hazırlamak bize nasîb oldu. Şükürler olsun.

 İbn-i Âbidin’e başlamadan evvel istişâre etmek üzere beni Bursa Ulu Camii Vâizi Kamil Efendi’ye gönderdi. Bursa’ya gittim, Kamil Efendi’yi evinde buldum. Hoşbeşten sonra, “Beni Ahmed Davudoğlu Hoca Efendi gönderdi. Selâm söyledi. Bir fıkıh kitâbı hazırlamak istiyor, yalnız hangi fıkıh kitâbını terceme etmek için tereddüd ediyor bunun için size gönderdi” dedim.

Hiç tereddüt etmeden “İbn-i Âbidîn adlı fıkıh kitabı çok faydalı bir eserdir 350 seneden beri bütün İslâm âlemi onu okuyor, onu terceme etsin” dedi. Selâmlarını söyledi.

 Ahmed Davudoğlu Hocam’a, Kamil Efendi’nin dediklerini aynen naklettim sonra:

 “Danışan mahcûb olmaz,

  Taşıyan muhtâc olmaz

  Biriktiren fakîr olmaz,” dedi.

Biz ilmî çalışmalarımıza devam ederken bazı siyâsî parti mensûbları gelerek Davudoğlu Hoca Efendimiz’e partilerinde beraber çalışma teklifinde bulundular. Ahmed Davudoğlu Hoca Efendi, hem siyâset, hem ilâhiyât bir arada olmaz diyerek siyâsette çalışmayı reddetti ve şöyle dedi:

“Sıddîkıyyet mertebesine varanlardan bile en son zâil olan şey, büyüklük arzusu ve başa geçme hevesidir.”

 “Hocam bu dünya da çok meşakkatler çektiniz” dedim. Cevâb olarak:

“Dünyada ve ukbâda her ne zuhûra gelirse ezelde mukadder olan kârlarım eseridir.” dedi.

Çok merhâmetli, sabırlı hoşgörülü ve tevâzu sahibi idi. her türlü medhü senâya gerçekten lâyık, İslâm ve îmân esâslarına samimiyetle sâdık, ilmiyle âmil, cesâret-i İslâmiyesi ve ahlâklı hamidesiyle kâmil âlimlerimizdendir.

Arkasında çok seven ve eser bırakmanın ve kıyâmete kadar unutulmamanın ve amel defterinin kapanmaması huzuru  içerisindedir.

Rahmetullahi Aleyh.

 


 



 

 
© 2017 samilyayinevi.com.tr. Her hakkı saklıdır.
Küçükayasofya Cd. No:66 Şamil Han Sultanahmet - Fatih / İstanbul
Tel: 0212 516 06 50 - 518 15 39 Faks: 0212 516 06 51