47.yl
“karanlktan aydnla...”
 
mm- Azam Eb Hanfe Numn b. Sbit b. Zt b. Mh

mâm- A‘zam Ebû Hanîfe

Nu‘­mân b. Sâ­bit b. Zûtâ b. Mâh 

الإمام الأعظم أبي حنيفة

نعمان بن ثابت بن زوطا بن ماه 

 

(Hicrî 80 - 150 / Milâdî 699 - 767)

 

Ebû Hanîfe künyesine nisbetle anlan mezhebin kurucusu olup asl ad Nu‘mân bin Sâbit’tir. mâm- A‘zam lakâb ile marûftur. Ona bu sfâtn verilmesi; çadalar arasnda seçkin bir yere sâhib olmas, hukûkî düünce ve ictihâd metodunda belli bir çr açmas sebebiyledir. Büyük babas Arab kabîlelerinden Bekr bin Vâil’in Teymullah bin Sa‘lebe aîreti tarafndan himâye edilen Zûtâ’nn olu Sâbit, belki ceddlerinin ana yurdu ve o çalarda aralarnda Türkler de bulunan Müslümân kavimlerin bulunduu ve milâdî 634’te Hâlid bin Velîd’in fethettii ve Badâd kuruluncaya kadar Abbâsî devletine bakentlik eden Anbar, daha sonra Sarahs ile Merv arasnda bulunan Nese, veyâhût Ceyhûn (Âmûderyâ) rmann kuzeyinde bulunan Tirmiz’de oturduktan sonra o günkü Irâk’n ikinci büyük ehri olan ve Hz. Alî tarafndan hilâfet merkezi yaplan Kûfe’ye göçmütür.

Kûfe’ye göçen Mâh âilesi zengin bir uç beyi soyundan geliyordu. Hz. Alî’ye bir bayram günü faluze tatls ikrâm ederek, yeni doan oullar Sâbit için duâ istediler. O da Sâbit ve âilesine duâ etti. Âile bu duânn bereketini her zamân görmütür.[1]

Ümmet içinde tamamiyle erimi olan Nu‘mân âilesinin Fars, Türk yâhût baka bir kavme intisâb açk deilse de Arab olmad, fakat Arablar arasnda doup büyüdüü muhakkaktr. Zâten slâm’da üstünlük rkla deil takvâ iledir.[2]

Ehl-i beyte ball ve dînde ihlâs ana ve babasndan alan Nu‘mân ilk önce Kûfe’de Kur'ân’ hfz etti. Kur'ân’n okuma ilmi demek olan krâat usûlünü de yedi kurradan biri ‘Âsm bin Behdel’den ald. Bu Kur'ân sevgisi hâyatnn son demine kadar devâm etti. Ka‘be’nin içinde namâz klarken Kur'ân’ hatmettii rivâyet edilir.

Arabcann o zamân henüz kurulmakta olan sarf ve nahiv ile iir ve edebiyâtn örendi. Kûfe, Basra ve bütün Irâk’n en ileri gelen üstâdlarndan hadîs dinledi. Nâfi‘, Abdurrahman bin Hürmüz el-A‘rec, ‘Adiyy bin Sâbit, Mesleme bin Kuhayl, Ebû Ca‘fer, Katâde, ‘Amr bin Dînâr, Ebû shâk ve daha birçoklarndan hadîs dinledi.[3] 15 kadar müsnedine bakldnda hadîste ne kadar ileri olduu görülür. Bazlar Ebû Hanîfe’yi hadîste zayf görürlerse de bu, gerçee deil bir yanlmaya dayanr. O hadîsleri almada çok titiz davrand için baz hadîsleri teknik olarak zayf gördüünden delîl olarak kullanmyordu. Bunu görenler de hadîs bilmediini zannediyorlard. Dediimiz gibi hem 15 müsnedine, hem Tahâvî ve Zehebî gibi âlimlerin eserlerine bakld zamân Ebû Hanîfe ve arkadalar tarafndan kullanlan hadîslerin gâyet çok olduu görülür. Ebû Hanîfe: “Ben, akrânlarm arasnda en çok hadîs rivâyet edenim”, derdi.[4]

Bu kadar hadîse ramen ona hadîsci gözüyle baklmamasnn sebebi, onun, hadîslerin sadece rivâyetiyle megûl olmayp onlardaki hükümle ilgilenmi olmasdr. Nitekim u hâdise buna güzel bir örnektir:

“Bir gün A’me kendisine bir mes'ele sordu. Ebû Hanîfe hemen cevâbn verdi.

‘– Bunu nereden aldn?’, demesi üzerine:

‘– Senin rivâyet ettiin falân hadîsten, dedi ve A’me:

‘– Gerçekten biz hadîsciler eczâcyz, siz fkhclar doktorsunuz, dedi.”[5]

Yahya bin Nasr: “Ebû Hanîfe’nin evine gittim, baktm bir oda kitâblarla dolu.

‘– Bunlar nedir?, dedim.

‘– Bunlar hadîs kitâblardr. Ben bunlarn ancak az bir ksmn size aktarrm, dedi ve o dört bin hadîs imâmndan hadîs almtr.”[6]

Mant ve hazr cevâbll doutan kuvvetli idi. bn ‘Avn diyor ki:  “Kûfe’de bir âlim varm, en zor mes'elelere cevâb verirmi diye Ebû Hanîfe’nin öhretini duyardk.” Ebû Nu‘aym da: “Ebû Hanîfe en zor mes'elelere dalar giderdi”, demitir.[7] Bir hacc mevsiminde insânlar Ebû Hanîfe’nin etrafn sarm, her çeit mes'ele soruyorlard. Bir âlim de bunu geriden takîb ediyordu. Diyor ki: “Ona öyle ar bir ferâiz (mîrâs hukûku) sorusu sordular ki, on be kk vard. Daha adam mes'eleyi tamamlamadan Ebû Hanîfe cevâbn verdi. Ben, sür’atli cevâb vermesine mi, yoksa doru cevâb vermesine mi, diye ardm kaldm.”[8]

O zamân Kûfe ve Basra’da ilerlemi olan cedel ile slâm’n dîn felsefesi olan kelâm elde etti. Gençliinin ilk yllarn bunlarla geçirdi. O günlerden kalan kitâblarn biz imdi terceme ve erh etmi bulunuyoruz. Bu kitâblar, tâ o zamânlardan günümüze kadar Müslümânlarn inançlarna temel olma görevi görüyorlar.

Kûfe’nin en ileri gelen imâmlarndan Ebû ‘Amr a‘bî (hicrî do. 20, ölm. 104) ile yakn münâsebet kurdu. lim yoluna giriinde bu zâtn büyük tesîri oldu. Çünkü Ebû Hanîfe o güne kadar, baba meslei olan ipek kumâ ticâreti ile megûl oluyor. Mescide sk sk namâza gidiyor ve bol bol ibâdet ediyordu. Böyle dîndârlnn yan sra ateli zekâsn gören a‘bî onu ilme tevîk etti. O da bundan etkilenerek kendini ilme verdi.

Nu‘mân 16 yanda iken, babas ile birlikte Hicâz’a gitti. Hicâz’da bulunduu ve 96 (714)’da Mekke’de Ka‘be’nin hareminde râvilerin halka (ders halka)larnda hadîs dinledii anlalyor. Kuvvetle muhtemel olduuna göre, Nu‘mân bu seyâhatinde bizzât sahâbeden hadîs dinlemi olan ‘Atâ b.Ebî Rebâh ve bn Ömer’in mevlâs (âzâdls) Nâfi‘ gibi tabiinden bazlar ile temas etmi ve onlardan hadîsler dinlemitir.

Ebû Hanîfe, Müsned’inde bu seyâhatinde Abdullah b. Cez ez-Zebîdî’yi dinlediini rivâyet eder. lgili hadîs öyledir:

“Ben 80 senesinde dodum ve 16 yamda iken babamla beraber hacca gittim. Mescid-i Harâm’a girince bir halka (ders halkas) gördüm. Babama:

‘– Bu kimin halkas? diye sordum.

‘– Bu, Peygâmber (s.a.s.)’in sahâbîsi Abdullah b. Hâris b. Cez’in halkas, dedi. Halkaya doru ilerledim.

Peygâmber (s.a.s.)’in öyle dediini iittim, dedi:

‘Kim Allah’n dîninde fakîh olursa (onu derinlemesine örenirse) Allah onun mühim ilerini görür ve ona ummad yerden rzk verir.’[9]

Enes bin Mâlik (r.a.)’den rivâyeti de öyledir: Rasûlullah (s.a.s.)’den:

‘lim örenmek her Müslümâna farzdr’, dediini iittim.”[10]

Mekke’de iken mâm Mâlik b. Enes’le de görümü ve onunla baz mes'eleleri müzâkere etmitir.[11]

Zâten Irâk’ta iken tâbi‘ûndan 93 zât ile temâs ettii kaydedilmektedir.

u hâlde Ebû Hanîfe, tâbi‘ûnun küçüklerinden, tâbi‘î’t-tâbi‘înin büyüklerinden olur. Malûmdur ki tâbi‘ûn, sahâbeyi görenlere, tâbi‘î’t-tâbi‘înin de tâbi‘ûnlar görenlere denir.

Ebû Hanîfe bütün tahsîli ile kelâm mübâheselerine itirâk ederken, ticârete de girmi bulunuyordu. Bu gençlii ve tahsîli sralarndadr ki, slâmî çerçeve içinde türlü serbest fikirler ile mezheblerinin kaynat ve hepsinin de ayr ayr imâmlarnn ve halkalarnn bulunduu Basra’ya 20 defâdan ziyâde gidip geldii anlalyor.

Ticâretinde gâyet nezih ve titiz idi. Bir seferinde, ortann ârzal bir kumâ salam gibi satmas üzerine, bir yllk kazancn yememi, sadaka etmiti.[12]

Hind, Îrân ve Arab yarmadasnn ticâret yollarnn birletii Basra’da artk olgunlam olan genç Nu‘mân’n ticâret ilerini yürütürken, buradaki halkalar (ilim meclisleri) ile temâs ettii, Hâricîlerden baka, î‘a, Kaderiyye, Dehriyye mezheblerinin imâm ve müdâfîleri ile uzun mübâheselerde bulunduu ve bu sûretle kelâm ve cedelde çok ilerlemi olduu gibi, naslarda görülen, Peygâmber (s.a.s.)’den ve sahâbîlerinden an’ane tarîki ile gelen ve balca cumhûr-u slâm akide asllarnn ekillendirerek vecîzeler hâlinde ifâdeleri ve bunlarn nas esâslarna göre, akl ve mantn da yardm ile müdâfaalar husâsunda büyük baarlar elde etmeye muvaffak olduu muhakkaktr. Nitekim bunlar sunduumuz bu eserlerinde görülmektedir.

Ebû Hanîfe, slâm çerçevesi içinde ve aa yukar bir asrlk devre boyunca gelien bilgileri elde etmi olmakla beraber, bunlar kâfi görmüyordu. Onun kanâatine göre, bu bilgilerin hepsi de ancak hazrlayc mâhiyyette birer vâstadan ibâret idi. Asl bu bilgilerin de yardm ile dîn ve dünyâ ilerinin tanzîmine yarayan fkh elde etmeli idi. Çünkü bir hadîste: “Allah kimin hayrn murâd ederse, onu dânde fakîh klar,” buyurulmutur.[13]

O çalarda fkh ilmi geniçe ve daha umûmî çerçeve içinde olsa da, ayr bir ihtisâs bölümü olmak üzere kurulmaya balamt. Bu ihtisas ile slâm dünyâsnn müftüleri ve hâkimler (kâdlar) itigâl etmekte idiler. Ortak ve vekîllerinin yürüttüü ticâret ile âile ve kendisinin refâhn temîn etmi olan Ebû Hanîfe, uzun düüncelerden sonra, bu husûstaki kararn verdi.

Hatîb Badâdî öyle anlatr: “Ebû Hanîfe ilimlerin gâyeleri üzerinde düündü. Kelâmn gâyesi azd. Edebiyât ile Arabca dilbilgisi ve krâatinin gâyeleri bunlar öretmek için genç aramaktr. iirin gâyesi övmek, yermek ve yalan söylemektir. Hadîs ise sonsuz bir deryâ idi ve içinden çklmas zordu. Ebû Hanîfe diyor ki: ‘Fkh ilmini düündüm. Üzerinde durdukça içimde sevgisi artt. Bu ilmin hiçbir kusûrunu görmedim. Dünyâ ve âhiretin buna dayandn gördüm ve bununla megûl oldum.’

Bundan Ebû Hanîfe’nin dier ilim dallarnda behresi olmad sanlmasn. O; tefsîr ve hadîste; edebiyât ve mantk gibi âlet ilimlerinde sonsuz bir deryâ idi.”[14] Ancak fkha daha kâbiliyetli olduunu söyleyebiliriz. Hani, birisi için, “tam bu i için yaratlm” denir ya, Ebû Hanîfe de sanki fkh için yaratlmt, diyebiliriz.

Ya yirminin üstünde olduu hâlde, o devirde Irâk’n en ileri gelen fakîhi Hammâd bin Ebî Süleymân’n Kûfe Câmi‘indeki halkasna uzun seneler devâm etmi ve ayn zamânda orann baka âlim, fakîh ve muhaddislerinden de ders dinlemiti.

Ebû Hanîfe’nin mâm Ca‘fer Sâdk bin Muhammed el-Bâkr (hicrî ölm. 148) ile Halîfe Ömer, Halîfe Alî, bn Mes‘ûd, bn ‘Abbâs kollarna mensûb olanlardan ve bundan baka 4000’e yakn dîn âliminden hadîs dinledii rivâyet ediliyor. Bütün bunlarn çounun isimleri, alfabe sras ile, tesbît edilmitir. Örnein Ebû Nu‘aym sfahânî’nin, Müsned-i Ebî Hanîfe’sine bakmak kâfidir. Yalnz burada 200 hadîs eyhinin ismi vardr. 524 tane de küçük müsned denen ve amil Yaynevi tarafndan metni ve tercemesi birlikte yaynlanan kitâbda  yüzlerce eyhden hadîs rivâyet etmitir. Dier 15 müsnedi de bu ekilde hesâb edilirse eyhlerinin says epey kabarr.

Ebû Hanîfe, Hammâd’n en ileri gelen tilmîzlerinden idi. Hammâd yokken onu vekîl ederdi.

Ebû Hanîfe, Hammâd bin Süleymân’n 120/737 senesinde vefât üzerine, ya 40 raddelerinde olduu hâlde, halkann ileri gelen talebelerinin ve kendi arkadalarnn çok ricâlar üzerine, üstâddan bo kalan kürsüyü tutmu ve halkay devâm ettirmeye balamtr. Tabîî olarak daha da ileriye götürmütür.

Yüksek vakâr ve samîmî tevâzusu ile kendisini öteden beri saydrm ve sevdirmi bulunuyordu. “Hiç kimseye, bizim fikrimizi kabûl etmek vâcibdir, demeyiz. Kimin daha güzel bir görüü varsa getirsin kabul edelim”, derdi.[15]

Ebû Hanîfe resmî vazîfelerden ve devlet kapsndan uzak kalmaya azmetmi idi. Kendisi teb‘an ehl-i beyt hayrân idi. Dâimâ onlarn tarafn tutmaya meylederdi. Onlarn zulme marûz kaldklarna inanrd. Bu, böyleyken, zâlim sayd devletten görev almak istemez; görevi ile onlar temize çkarmaya râz olmazd. Bu yüzden hem Emevîlerin, daha sonra da Abbâsîlerin kâdlk teklîflerini reddetti. Defâlarca habse atld. kinci Abbâsî Halîfesi Mansûr zamânnda kâdl kabûl etmedii için habse atld, dayak yedi ve orada cân verdi.

Derin takvâsndan baka fkhtaki ilhâm ve hads (sezgi) derecesini bulan kavrayl bilgisini tatl, güler yüz ve vecîzelerle anlatmak husûsunda müstesnâ kâbiliyeti sâyesinde, halkas pek az zamânda dolup tamaya balad. Irâk, Horasân, Türkistan, Fârisistan, Sind, Yemen ve Arabistann her tarafndan kütleler hâlinde akp gelen talebe, müsteftîler ve dinleyiciler ile kürsüsü smsk ihâta edildi. Bu, tam anlam ile açk bir üniversite idi.

Baz faslâlar ile 30 sene kadar süren ders ve fetvâ halkalarnda yetien tilmîzlerinin says 4000’i at ve bunlardan hiç olmazsa 40 kadarnn ictihâd derecesine vard söylenir. Bunlarn banda, Irâk Kâd'l-Kudât olan Ebû Yûsuf Ya‘kûb bin brâhîm gelmektedir (ölm. 182/798). Züfer bin Hüzeyl el-Anberî (ölm. 158), Dâvud et-Tâî (ölm. 165), Esed bin ‘Amr (ölm. 190), Abdullah Yezîd el-Adevî, Hasen bin Ziyâd (ölm. 204), Kâsm bin Ma‘n (ölm. 175), Alî bin Muhsir bin Alî (ölm. 67/168), Hibbân bin Alî (ölm. 171), Muhammed bin Hasen e-eybânî (ölm. 189) ve baka büyük âlim ve müctehidler mâmn halkasnda yetien ileri gelenlerdi.

Ebû Hanîfe’nin tedrîs ve iftâ husûsunda yolu, rivâyet ve an’anelerin semâ (dinleme) usûlüne benzemezdi. Anlaldna göre, onun halkasnda iki türlü müzâkere cereyân ederdi:

1. Talebe için takîb edilen muntazam fkh dersleri,

2. Hâricden ve halk tarafndan cevâb istenilen suâller (istiftâ).

mâm, mevzûyu ortaya koyar ve mes'ele alenî olarak takîb ve müzâkere edilirdi. Mes'elenin incelenmesinde hazrl olanlar ve ictihâd derecesine yükselenler de fikir ve ictihâdlarn söyledikten sonra, bu mes'ele hakkndaki müzâkere bitmi saylr ve sra mâmn kendisine gelmi olurdu. mâm mes'eleyi yeniden izâh ve tasvîr ettikten, tilmîzlerinin mütâlaalarn bildirerek, kendi mütâlaa ve ictihâdlarn ve delîllerini de ortaya koyduktan ve lâzm gelen düzeltmeler yaplp cevâblar verildikten sonra, alnan karar, ekseriyâ delîllerinden tecrîd edilerek, son derece vecîz cümleler ile bizzât kendisi tarafndan imlâ (redakte) edilirdi. Bu imlâ vecîzeleri bilâhere fkh kâideleri hâline gelmitir. bn Nüceym’in, el-Ebâh ve'n-Nezâir’i, Mecelle-i Ahkâm- ‘Adliyye bunlara güzel iki örnektir. Bir iten maksâd ne ise hüküm ona göredir. ekk ile yakîn zâil olmaz. Bir eyin bulunduu hâl üzere kalmas asldr. Kadîm kdemi üzere terk olunur. Berâet-i zimmet asldr. Sfât- ârzalarda aslolan aâdemdir (Mecelle, madde 2-9) gibi...

Bu vecîzeler, mezhebin sonraki imâmlar tarafndan da çok defa aynen alnmtr. Bu cihet zâhir rivâyet metinleri ile sonradan yazlan mezhebin fkh kitâblarnda açkça görülmektedir. Ebû Hanîfe’nin bu ilim halkalar, bata kendilerinin, sonra da arkadalarnn fkhi nezâret ve salâhiyetleri altnda çalan ilmi bir istiâre meclisi demek idi.

Ebû Hanîfe’nin fkhn lehine olan bu muvaffakiyeti muâsrlarndan bir çounun houna gitmez ve bunu rey (indi görü) ile hareket telakkî ederlerdi ki, kötü idi. Hâlbuki Ebû Hanîfe de, fkh mes'elelerinin hallinde me'sûr kaynaklardan ayrlmadna ve buna smsk bal kaldna kâni olduu için, bu itirâzlara ehemmiyet vermiyordu. Herhangi bir mes'ele önce Kur'ân’n mufassal erîate âid âyetleri ile karlatrlr. kinci olarak Peygâmber (s.a.s.)’e dayand anlalan sünnete balanarak hükmü verilirdi.

Rakîbleri tarafndan eletiri konusu olan kyâsa nâdiren giderdi. “Biz, bir zarûret olmadkça kyâsa gitmeyiz”, derdi ve öyle îzâh ederdi: “Kitâbda, yani Kur'ân- Kerîm’de, Peygâmberin sünnetinde ve sahâbenin hükümlerinde bir ey bulamazsak, sahâbenin ittifâk ettikleri delîle bakarz. Eer ihtilâf etmilerse kyâsa gider, iki mes'ele arasnda ortak noktay buluruz. Ama ashâbdan bakalarnn sözlerini bir sened olarak almayz. Onlar gibi biz de mes'ele üzerinde çalr ve karara varrz”, derdi.[16]

Bir gün kendisine:

“– Sen kyâs yapyorsun. Hâlbuki ilk kyâs yapan eytând”, dediler. O da u karl verdi:

“– eytan hâktan çkmak için kyâs yapt. Biz ise hakka girmek için kyâs yapyoruz”, dedi. Bu cevâb karsnda hasmlar mahcûb oldular.

Sünnetin Peygâmber’e dayanmasn tayîn husûsunda, mâmn kendine göre, öyle usûlleri vard:

1-Mürsel hadîsler, daha kuvvetli bir nakille çatmad takdîrde kabûl edilir.

2-Âhâd haberler, erîatin kaynaklar aratrldktan sonra herkes tarafndan kabûl edilen esâslara arz edilir. Uygunsa alnr.

3-Âhâd haberler kitâbn amm ve zâhirine arz olunur.

4-Âhâd haberler mehûr sünnete muhâlif olmamaldr.

5-Âhâd haberler baka âhâd haberle çelimemelidir.

6-Râvî, kendi rivâyeti ile ters düen bir rivâyetle amel etmemelidir.

7-Umûmü'l-Belvâlarda haber-i âhâd alnmaz. Çünkü onun daha büyük bir cemâat tarafndan nakledilmesi gerekirdi.

8-Metin veya sened itibâr ile zâidler nâkslara ircâ edilir.

9-Farkl rivâyette bulunan sahâbe bakasnn rivâyetiyle amel etme cihetine gitmemelidir.

10-Râvî, rivâyet ettii eyi ilk ândan edâ ânna kadar hfznda korumaldr, unutmamaldr.

11-Haber-i âhâd sahâbenin genel ma‘nâdaki ameline muhâlif olmamaldr.

te Ebû Hanîfe, haber- i vâhidle bu gibi ciddî mülâhazalarla amel etmemitir. Yoksa inâdna terk etmi deildir. O, bu mülâhazalarla hatâ etmise bir sevâb, isâbet etmise iki sevâb kazanmtr.[17]

Bu husûsuta Ebû Hanîfe’nin ifadesi öyledir: Rasûlullah (s.a.s.)’den gelen bir rivâyetin önüne hiç kimse geçemez. Ashâbdan gelen rivâyetler arasnda seçim yaplr.”[18]

mâmn nakil ve an’aneye dayanmas ite burada biter. Tâbi‘ûn söz ve fetvâlarna teba‘iyet etmezdi. Kendisinin de tâbi‘ûndan ve onlara müsâvî durumda olduuna kanâat ederdi. mâmn tenkîd edildii nokta buras idi. Nakli terk etmekle ithâm ediliyordu. Ama durum ortada idi.

Ebû Hanîfe kitâb, sünnet ve sünnet olmas muhtemel sahâbenin fetvâ ve kazâlarna bir merci (referans) bulamaynca kyâs ve istihsâna mürâcaat ederdi. Kyâs aslnda herkesin ba vurduu bir metot idi. Kyâs hükmü açk olmayan bir mes'eleyi aralarnda benzer nokta bulunmas hasebiyle hükmü açk olana benzetmektir. Bunun daha ince ekline de istihsân deniyordu. Ayn delîli mâm Mâlik ve âfiî’nin de kullandklar görülüyordu.

Ebû Hanîfe bu çalmas ile fkha büyük katkda bulundu. Dank mes'eleleri birer asl altnda toplad. Fkhn sâhas geniledi. Geni bir hukûk alan hâline geldi. Bunu en yakndan gören mâm âfiî’dir. “Herkes fkhta Ebû Hanîfe’ye muhtâcdr. Onun iyâli hükmündedir”, demek insâfn gösterdi.[19]

 



[1]       bn Nedîm, el-Fihrist, 255

 

[2]       Ahmed b. Hanbel, Müsned, 411

 

[3]       Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz, 1/168

 

[4]       Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s.20.

 

[5]       Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s. 22.

 

[6]       eyh Halîl Muhyiddîn el-Meys, erh-u Müsned-ü Ebî Hanîfe, s. 10.

 

[7]       Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s. 21.

 

[8]       bn Hacer el-Heytemî, el-Hayrâtü'l-Hisân fî Menâkbi'l-mâmi'l-A‘zam, s.?

 

[9]       Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s. 26

 

[10]      Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s.24.

 

[11]      .A. 2/24.

 

[12]      bkz. Hatîb Badâdî’den naklen, Ekrem Saygl, mâm- A‘zam Ebû Hanîfe, s. 284

 

[13]      Buhârî, ‘lm, 10; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/306.

 

[14]      bn Hacer el-Heytemî, mâm- A‘zam’n Menkbeleri, çev. Abdülvehhâb Öztürk, s. 53.

 

[15]      bn Hacer el-Heytemî, el-Hayrâtü'l-Hisân fî Menâkbi'l-mâmi'l-A‘zam, s. 58.

 

[16]      bn Hacer el-Heytemî, mâm- A‘zam’n Menkbeleri, çev. Abdülvehhâb Öztürk, s. 53.

 

[17]      Halîl Muhyiddîn el-Meys, erh-u Müsned-ü Ebî Hanîfe, Zâhid el-Kevserî’den naklen, s.3

 

[18]      Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s. 22

 

[19]      Fâryâbî, Müsnedü'l-mâm Ebî Hanîfe, s. 22

 

 

 

 
© 2017 samilyayinevi.com.tr. Her hakk sakldr.
Kkayasofya Cd. No:66 amil Han Sultanahmet - Fatih / stanbul
Tel: 0212 516 06 50 - 518 15 39 Faks: 0212 516 06 51